10 Temmuz 2008 Perşembe

türkiye de uşak değişimi

rizgari\soresger
Emperyalist-kapitalizm,Ortadoğuda özelinde ise Türkiye de kendi çıkarlarının temsilinin eskisi gibi yürüyemeyeceğinin farkındalığında bir değişikliğe gittiği anlaşılıyor.Irak'a müdahaleden önce ikili oyunlarıyla bir şekilde Irak-kürdistan-Türkiye ilişkilerindeki diplamasini sürdürme opsiyonunu kullanabildiği gözlenebiliyordu.Bu bağlamamda türkiye gibi ileri karakolunda hem ekonomik hemde buna bağlı diğer kurumlarında rahatlıkla kullanabildiği,tarihsel anlamda kendi nesnesinin gereği olarakta düşünülebilir kürt düşmanlığı üst boyutta olan kesimin rahat olmadığı bir çok yerdeki yazarlarının belirtmelerinden,mitinglerden,ve paara militarist üyelerinin saldırılarından da gözlenmekteydi.yeniden düzenlenmenin bu şekline bu kliğin bu şekilde cevabını daha önceden hesaplayan emperyalist-kapitalizm(Türkiye özelinde Amerika başat roldedir)bu kliğin yerine uzun zamandır hazırladığı,ekonomi,polis,eğitim kurumları,hukuk vs bir çok alanda önlerinin bilerek açılarak hazırlanan,manevi önderliğini kendi sahasında bizzat kollayıp yönlendirdiği,yukarıda belittiğim gibi de türkiye-kürdistanda da yerl işbirlikçilerinin kendi yeni durumlarına uygun konumlandırmışlardır.Fakat şu durumda gözönünden ırak tutulmamalıdır.daha önceki uşakları pek sessizce ayrılıp gitme hevesinde değildir.Bu sefer ki sermaya grupların iktidar savaşı,kendi aralarında çözülebilecek gibi değildir.bunu da karşılıklı restleşmeler göstermiştir.Bu son Amerika büyükelçiliğine geliştirilen saldırı sadece bu gösterinin bir boyutu olduğunu düşünüyorum.bununla söylenmek istenen"ben sessizce gitmeyeceğim,ve gerekirse daha önce senin için yaptığımı şimdi kendi çıkarlarım doğrultusunda kullanabilirim"demektir.Şunu unutmamak gerekiyor,onlar kendi aralarındaki bu gerkinblikte mutlaka uzlaşacak bir noktaya bir şekilde geleceklerdir,burada ki değişikliğin kısa dönemli etkileri olacak bir değişiklik olarak algılamak yanıldılı olacaktır diye düşünüyorum.Bunun etkileri küçümsenmeyecek şekilde olacağını hatta bir 12 eylül 80 sonrası değişikleri bir bir izlersek yaşamımızı nasıl etkilediğini biliyorsak,bu sefer ki bu değişikliğinde bunun bir benzeri olabileceğini,türkiye ve kürdistanın tekrardan yeni çıkarlara göre düzenleme çabası içine girildiğini zaten görmek mümkün;bu belirlemeleri yaptıktan sonra bir okuduğum makalede şöyle bir ana fikir çıkıyordu."sermeyenin kendi kavgasında,kendi paylaşımında taraf olmamak gerekiyor" gibi bir şey di.Bu durumuda hatırlatarak bence üçüncül yolun emekten yana bir dönüşümün mümkümlüğü bunun devrim ve sosyalizm bağlantısı vurgulanabileceği gibi ayrıyeten yeni uşakların yüzünüde amansız şekilde bulunduğumuz her yerde amansız deşifresinde rol oynamak gerektiğini düşünüyorum.Öyle anlaşılıyor ki nasıl değişiklik olusa olsun yeni dönemde emeğe,emek mücadelesinden yana taraf olanlar karşı saldırının büyüyerek artacağını düşünmekteyim.işte asıl olan,kendi çelişkilerinin bu kadar su yüzüne çıktığı dönemleri doğru değerlendirmek bu durumu eğer gerçekleşiyorsa kendimizden yana doğru çalışma yöntemleriyle değerlendirmek gerektiğide gün gibi açık ortada durmaktadır.Bunun bilinciyle bulunduğumuz her yerde bu durumun yarattığı koşulları iyi kullanmak ve genel anlamda tüm ezenlerin yüzünü deşifre ederken bu yeni durumla,özelde de yeni gelen bu kliğin özellikleri doğru kavranıp anlatılabilmeli,diye düşünmekteyim. O zaman bu sürecten Kürdistan ve Türkiye de, emeğin ve bu anlamda mücadele yürütenlerin göreceği zarar minimize edilebilir hatta kazanıma bile dönüştürülebilir

5 Temmuz 2008 Cumartesi

''Vicdani Retçilerin 'Asker Toplum'dan Çekeceği Var''


''Vicdani Retçilerin 'Asker Toplum'dan Çekeceği Var''
30-06-2008 Aktüel
"Ondan önce tahliye edilirken komutan, "Birliğine gidecek misin" diye sorduğu her seferinde, "Hayır, evime gideceğim" dediği için tekrar emre itaatsizlikten tutuklanıyordu. O sefer bu soruyu sormadıkları için Ossi evine dönebildi"
12 yıldır Vicdani Retçilerin avukatlığını üstlenen Suna Coşkun müvekkillerinin yaşadıklarını, vicdani redde ilişkin Türkiye'deki en kapsamlı çalışma olan "Çarklardaki Kum: Vicdani Ret" kitabının hazırlayıcılarından Coşkun Üsterci'de vicdani reddin ulusal ve uluslararası hukuktaki yerini Yeni Aktüel'e anlattılar.

İrfan Aktan
Türkiye, "vicdani ret" kavramıyla 1989'da Tayfun Gönül ve Vedat Zencir'in Sokak Dergisi'ne yaptığı "Askerlik yapmayı reddediyoruz" açıklaması ile tanışmıştı. Fakat 1996'da İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin askere gitmeyeceğini açıkladıktan sonra tutuklanması ve askeri cezaevinde işkenceye maruz kalması, Türkiye'yi geri dönülmez biçimde vicdani ret kavramıyla yüzleşmeye zorladı, zorluyor. 1996'dan beri, tutuklu veya tutuksuz pek çok vicdani retçinin gönüllü avukatlığını üstlenen Suna Coşkun şu sıralarda, tutuklanıp işkence gören vicdani retçi Mehmet Bal'ın davasıyla uğraşıyor.

Vicdani retçilerin karşılaştığı kovuşturmalar sırasında akla ilk gelen avukatsınız. İlk retçilerden Osman Murat Ülke, Mehmet Tarhan, geçenlerde tutuklanıp işkenceye maruz kalan Mehmet Bal ve yine tutuklu olan Halil Savda'nın davalarına bakıyorsunuz. Bu meseleyle ne zaman, hangi vesileyle haşır neşir olmaya başladınız?

1996'da Osman Murat Ülke'nin, İzmir'de gözaltına alınıp Ankara'ya getirilmesiyle vicdani ret meselesiyle ilgilenmeye başladım. Bir avukat arkadaşım İzmir'den arayıp, Osman Murat Ülke (Ossi) adında bir gencin (sanırım 26 yaşındaydı) askere gitmeyi reddettiği için tutuklandığını söyledi ve davayla ilgilenmemi istedi. Uzun arayışlar sonucunda Ulucanlar Cezaevi'nde bulduğum Ossi'den vicdani ret kavramını duyup öğrendim. Ossi, askerliğe gitmeyi reddettiğini, vicdanen silah taşımayacağını söylediğinde çok etkilenmiştim. Cezaevindeki açık görüşte Ossi bana kısaca ilkelerini saydı, niye silah taşımayacağını, askere gitmeyeceğini anlattı. Onun tek başına gösterdiği duruş beni çok etkiledi.

- Ülke'nin davası nasıl bir seyir izledi?

Askeri Cezaevi'nde Ossi'yi görmeye gittiğimizde, askerler kendisine "tek tip elbise giymeden görüşemezsin" demişlerdi. Üstelik hücre hapsindeydi ve o zamanlar "tabutluk" denen, 12 Eylül döneminde siyasi mahkûmların konduğu, korkunç bir hücrede tutuluyordu. Fare pislikleri yatağını kaplamıştı. Tuvaleti tıkalı, tabut kadar bir yerdi o hücre. 26 günlük açlık grevinden sonra tutukluluk koşulları düzeltildi.

- Ülke'nin tutukluluk süreci, aynı zamanda Türkiye'nin vicdani ret kavramıyla tanışma süreciydi. Medyanın davaya yönelik tutumu nasıldı? Ülke'ye "hain" muamelesi yapılıyor muydu?

İlginçtir, ama o sırada böyle bir karşı kampanya hiç olmadı. Gayet düzgün, bizim verdiğimiz bilgiler ışığında haber yapan bir basın vardı. İlk duruşmada, birliğine teslim olmak üzere tahliye edildi Ossi. Fakat birliğine teslim olmayıp bir sonraki duruşma için Genelkurmay'daki askeri mahkemeye savunma yapmak üzere geldiğinde hâkim şaşırıp kaldı! Ossi de "Ben savunmamı yapmaya geldim. Vicdani retçiyim ve askerlik yapmayı reddediyorum" dedi. O duruşmada tutuklama kararı çıktı. Sonra birliğine gitmediği için firardan, zorla götürülüp tek tip elbise giymediği için emre itaatsizlikten tekrar tekrar gözaltına alınıp tutuklandı. Bu tutuklanma sarmalı o kadar sürdü ki, dosyaları karıştırır olduk. En son 9 Mart 1999'da Ossi mevcutsuz olarak birliğine gitmek üzere, yanında kolluk kuvveti olmadan serbest bırakıldı. O da birliğine gitmeyip evine döndü. Ondan önce tahliye edilirken komutan, "Birliğine gidecek misin" diye sorduğu her seferinde, "Hayır, evime gideceğim" dediği için tekrar emre itaatsizlikten tutuklanıyordu. O sefer bu soruyu sormadıkları için Ossi evine dönebildi. Yoksa bu sarmal, müebbet hapse dönercesine sürebilirdi.

- Geçtiğimiz günlerde tutuklanan Mehmet Bal ne zamandır müvekkiliniz?

Mehmet Bal'ı 1999'da ilk tanıdığımda henüz vicdani retçi değil, askeri cezaevinde adli suçtan yatan bir mahpustu. Üstelik ülkücüydü, ama Eskişehir Askeri Cezaevi'nde vicdani retçi olduğu için eziyet gören Ossi'yle birlikte yatıyor ve onu anlamaya çalışıyordu. Daha sonra Mehmet'i, 24 Ekim 2002'de, askerdeyken ret açıklaması yaptıktan sonra tutuklu bulunduğu Adana 6. Kolordu Askeri Cezaevi'nde büyük işkencelere maruz kaldığı sırada gördüm. Kendisiyle görüşmeye gittiğimde, elleri kelepçeli olarak getirdiler karşıma. 12 gün boyunca, hücresinde bile elleri kelepçeliydi. Böylece tek tip elbiseleri çıkarmasını engelliyorlardı! Cezaevi müdürü hazırolda tutmak için ayaklarını iple bağlamıştı. Bacağında, cezaevi müdürü albayın postalıyla vurması sonucu sekiz santim boyunda bir yarık oluşmuştu. Askeri savcılık, müdür (Durdu Solak) hakkındaki şikâyetimize karşı kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. O dava şu an AİHM'de. Mehmet, daha sonra tahliye edildi ama birliğine gitmedi. JİTEM'ciler onu İzmir'den alıp tekrar Adana'ya götürdüler. Üç ay hava değişimi verilerek serbest bırakıldı. Mehmet bu süre sonunda yine birliğe gitmedi. Mehmet Bal'ın hakkında iki tane emre itaatsizlikte ısrardan iki tane de firardan dava açıldı.

- 8 Haziran'da tekrar gözaltına alınıp tutuklanan Bal, bu sefer de işkence görmüş, değil mi?

Yanıma getirdiklerinde, iki erin kolları arasındaydı. Sol bacağını kullanamıyordu. Sandalyeye oturamıyordu. Masanın üstüne yatırıp, önce işkence sonucu vücudunda meydana gelen darp izlerine baktım. Beşiktaş İnzibat Karakolu'nda iki gardiyan asker dövüyor. Gözünde kısmi görme bozukluğu oluşuyor. Üzerine uyandırmak için bardakla kaynar su atıyorlar. Daha sonra Hasdal Askeri Cezaevi'nde Mehmet'i koğuşuna götüren nöbetçi astsubay, zorla saçlarını kestiriyor ve tek tip elbise giydiriyorlar. Koğuşa götürdüklerinde, nöbetçi astsubay, tutuklu askerlere, "Bu adamı size teslim ediyorum, ne yapacağınızı bilirsiniz" diyor. Koğuş mümessili ve arkadaşları Mehmet'i kalın bir sopayla, soğuk suyun altında, bayıltana kadar dövüyorlar. Görüştüğümde Mehmet yürüyemez, oturamaz durumdaydı. Savcıya bile bin bir çabayla yaralarını göstermek zorunda kaldım. Sanırım savcıya Mehmet'in vücudunda oluşan darp izlerinin, saçları kesilirken direnmesi ve kendini duvarlara vurması sonucu oluştuğu söylenmiş. Adli Tıp'a sevk edildi ve dayak atan işkenceci mahkûmlar da teşhis edildi. Mehmet şu an Adana Askeri Hastanesi'nde. Mehmet Tarhan da, Mehmet Bal'ın şu an yaşadıklarının bir benzerini Sivas Askeri Cezaevi'nde 2005'te yaşamıştı. Tarhan da yine koğuştaki mahkûmların işkencesine maruz kaldı, bir buçuk ay boyunca haraç vermek zorunda kaldı. Fakat can güvenliği olmadığı için şikâyetçi bile olamamıştı.

- Türkiye gibi bir ülkede vicdani ret hakkının tanınmasını mümkün görüyor musunuz?

Bir gün Ankara Otogarı'nda asker uğurlamasına şahit olmuştum. Çocuklar havaya kaldırılıp "Her Türk asker doğar" nidaları atılıyordu. Otobüse geçen her çocuk, yercesine sigara içiyor -o zaman otobüslerde içiliyordu- bir yandan da gözyaşı döküyordu. Hatta birisi otobüste yerine oturduktan sonra dayanamayıp arka kapıdan kaçmış, babası da kovalayıp yakalamıştı. Bir taraftan vuruyor bir taraftan küfürler ediyordu. Bu olay beni derinden sarsmıştı. Vicdani ret hareketi eninde sonunda toplumun demilitarizasyonuna kapıyı aralayacaktır. Ama o noktaya gelene kadar vicdani retçilerin hem "asker toplum"dan hem de devletten çok çekecekleri var.

Coşkun Üsterci: "hükümet Vicdani Ret Konusunu Sürüncemede Bırakıyor"

Vicdani redde ilişkin Türkiye'deki en kapsamlı çalışma olan "Çarklardaki Kum: Vicdani Ret" kitabının hazırlayıcılarından Coşkun Üsterci, vicdani reddin ulusal ve uluslararası hukuktaki yerini ve vicdani ret hakkının çerçevesini Yeni Aktüel'e anlattı

- 47 üyeli Avrupa Konseyi içinde Türkiye'yle birlikte vicdani ret hakkını tanımayan başka hangi ülkeler var?

Türkiye, Avrupa Konseyi içerisinde vicdani ret hakkını tanımayan iki ülkeden birisi. Diğeri de Azerbaycan. Avrupa Konseyi'ne üye ülkelerden 19'unda zaten zorunlu askerlik sistemi yok. Bu ülkelerden 15'i profesyonel orduya sahip. Dört ülkede; Andorra, İzlanda, Liechstein ve Monaco'da ise ordu yok. İngiltere ve Hollanda, uluslararası standartlara uygun bir yorumla profesyonel askerlere de vicdani ret hakkı tanıyor. Türkiye'nin vicdani ret konusunda yasal bir düzenleme yapması somut olarak AİHM'in Osman Murat Ülke hakkında aldığı kararla birlikte gündeme geldi. AİHM, 2005'te Osman Murat Ülke'nin maruz kaldığı durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca, Ülke'nin içinde bulunduğu "sivil ölüm" halinin vicdani redde ilişkin herhangi bir yasal düzenleme yapılmamasından kaynakladığını da karara bağladı.

- Türkiye'nin bu karara yanıtı ne oldu?

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, diğer görevlerinin yanı sıra AİHM tarafından verilen kararların yerine getirilip getirilmediğini izlemekle de görevli. Komite, Ülke kararının ardından yaptığı yedi toplantının tümünde bu konuyu ele alıp Türk hükümetine davayla ilgili aldığı bireysel (kişinin zararını gideren) ve genel (olayın tekrarlanmasını engelleyici) önlemlerin neler olduğunu ısrarlı bir biçimde sordu. Hükümet ise bir yasa hazırlığı içinde olunduğunu 6 Haziran 2007 tarihli oturumdan önce Bakanlar Komitesi'ne bildirdi ancak bir sonraki toplantıda herhangi bir bilgi sunmadı. Bunun üzerine Komite, Ekim 2007'de yaptığı toplantısında sert bir karar aldı. Bu kararda Türkiye'nin, başvurucunun sözleşme ile korunan haklarının ihlaline son verecek önlemlerin bir an önce alınmasını, sözleşmenin benzer biçimde ihlal edilmesini önlemek için gerekli olan yasal reformun hızlı bir biçimde yapılmasını ve buna ilişkin bilgilerin bir an önce Komite'ye iletilmesini istedi. Buna karşın hâlihazırda hükümet tarafından hazırlanan bir yasaya ilişkin herhangi bir bilgi yok. Nitekim 1 Haziran 2008 tarihli gazetelere yansıyan habere göre DTP Milletvekili Akın Birdal, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin sözkonusu kararına gönderme yaparak "Vicdani ret konusunun hukuk sistemimize eklenmesi için bakanlığınızca yürütülen herhangi bir yasal düzenleme çalışması var mıdır?" sorusunu yöneltti. Bakan Gönül'ün yanıtı çok kısa ve belirsizdi: "Vicdani ret konusu ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir." Kanımca bir hazırlık filan yapılmıyor. Türkiye, benzeri birçok konuda olduğu gibi vicdani ret konusunda da işi sürüncemede bırakıyor ve uluslararası sorumluluklarını yerine getirmiyor.

- Bedelli askerlik, vicdani retçilerin taleplerini karşılamaz mı?

BM İnsan Hakları Komitesi, askerlik hizmeti karşılığında yapılacak hiçbir ödemenin vicdani reddin tanınmasıyla aynı ya da buna eşdeğer sayılamayacağını belirterek bu olasılığın önüne geçiyor. Dolayısıyla yasa bedelli askerliğin de vicdani kanaatler nedeniyle reddedilmesine imkân tanımalıdır. Yasa, kişilerin herhangi bir sınırlama olmaksızın vicdani itirazlarını ileri sürebilmeye hak tanımalıdır. Ayrıca yasa, vicdani ret ile ilgili tüm bilgilerin ulaşılabilir olmasına ve kişilerin bu hakkı kullanabilmek için bilgilendirilmesine olanak tanımalıdır. Buna göre devlet, bu amaçla kişilere konuyla ilgili her türlü bilgiyi doğrudan vermeli ya da özel kuruluşların bu bilgiyi yaymalarına izin vermelidir. Hazırlanacak bir yasada retçilere yönelik hapis cezası, tekrarlayan hapis cezaları biçiminde yaptırımlara yer verilmemelidir. Tüm bunların yanı sıra üzerinde çalışmalar yapıldığı söylenen yasa ile zorunlu askerlik hizmetini yapmak istemeyenlere alternatif hizmet imkânı da sunulabilir.

-Peki, alternatif hizmetin çerçevesi, koşulları nasıl düzenlenmeli?

Alternatif hizmet, mutlaka sivil nitelikli ve kamu yararına olmalıdır. Süresi makul olmalıdır. Yunanistan'da zorunlu askerlik 12 ay sürerken alternatif hizmet süresi 30 aydır. Yani devletlerin pek çoğu, alternatif hizmeti, vicdani retçiyi caydırma ve cezalandırmanın bir aracı olarak kullanıyor. Bunun dışında sistem, alternatif hizmeti tercih edenlerin ucuz işgücünden, özellikle hizmet sektöründe, ücretleri düşürmenin, işten çıkarmaları ve sendikasızlaştırmayı kolaylaştırmanın bir aracı olarak da yararlanıyor. Dahası alternatif hizmet, vicdani reddin anti-militarist eleştiri ile bağlarının kopmasına yol açıyor, onu sistem için ehlileştirilmiş bir hale getiriyor.